Feminizm

Eşçip

 

maxresdefault

Türkiye Bilişim Derneği 17. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda birinci olan öykümü daha çok kişiye ulaşması adına paylaşmak istedim. Yarışma tarihinde ilk kez bir kadının birincilik alması ve bunun feminist bir öyküyle olması beni hem yarışmanın duruşu hem de feminist mücadele adına umutlandırdı. İlk olsun, son olmasın.


Kahve tam taşmak üzereyken cezveyi telaşla ocaktan kaldırıp mutfak tezgâhının üzerine koydu. “Az kalsın her yere dökecektin, biraz dikkat etsene” dedi kocası, yine. Oya derin bir iç çekişle kahvesini fincanına doldurdu, kahvaltı tabağını ve gazetesini alıp mutfak masasına kuruldu. Haberler tıpkı bir önceki gün ve ondan da bir önceki günkü gibiydi. Takım elbiseli birtakım adamlar herkese ne yapmaları gerektiğini söylüyordu. En çok da kadınlara. “Kadınlara evlerinde ve yan etkisiz kürtaj olanağı sağlayan hapların dağıtım yetkisi ilacı üreten şirketin satılmasıyla beraber belediyelere verildi. Artık kadınlar bu hapları devletin onayı olmadan satın alamayacaklar.” Haberi okuyunca birkaç yıl önceki düşüğü geldi aklına. Kendisi korkunç sancılarla kıvranırken kürtaja başlamak için ille de kocasının hastaneye gelip onay vermesini bekleyen doktor. Acıdan çıkamayan sesini koridordaki doktora duyuramayışı, odanın beyazlığında yalnız kalışı. Bir an gözleri buğulandıysa da, kocasının “Ekonomi sayfasını aç, borsaya bakacağım” sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı, gazetenin ortasını açıp gözlerini sayfaya dikti. “Biraz daha sağa… Oya biraz daha sağa baksana. Hah tamam”.

 

Kocası Aykut, altı ay önce ani bir kalp krizinden ölmüştü. Kötü haberi veren doktor, başsağlığı dilekleriyle birlikte merhumun başından çıkardığı Eşçip’i de ufak bir tüp içinde Oya’nın eline tutuşturuvermişti.  Çip, son bir senedir Aykut’un düşündüğü, hissettiği, söylediği ve hatta söylemediği her şeyi kaydetmiş olan, kocasının kopyası bir karakterdi. Sadece çok genel bir profil oluşturabilen önceki ilkel sürümlerin aksine, Eşçip, yeni teknolojiler kullanan bir firma tarafından üretilmişti ve kişilerin neredeyse birebir kopyalarını çıkarabiliyordu. Tanıdıkları birçok evli çift bu model piyasaya çıkar çıkmaz aşklarını ölümsüzleştirmek için hemen birer tane edinmişlerdi. Oya ise hem ölümü pek düşünmek istemediğinden hem de Eşçip’i biraz tekinsiz bulduğundan kendisine taktırmak istememişti, ama Aykut fikrin üzerine atlayıvermişti. “Düşünsene” demişti, “ölsem bile hep seninle, senin kafanda yaşayacağım. Seni asla bırakmayacağım!” Oya düşünemiyordu. Düşünemiyordu, çünkü beyninin içindeki bu ses, onun gözlerini kullanarak gazete okumakla ve dolar kuru hakkında söylenmekle meşguldü. Eşçipi taktırmamak hiç aklına gelmiş miydi, artık hatırlayamıyordu bile. Hem kendi ailesi, hem Aykut’unkiler öyle hevesle bekliyordu ki çipin takılmasını, bir seçeneği olduğunu hiç hissetmemişti. Peki, gerçekten yok muydu seçeneği?

“Moda ekine geçiyorum, Aykut” deyip sayfaları çevirirken bir yandan da kocası acaba yaşarken yaptığı gibi gazetedeki mini etekli, bikinili kadın fotoğraflarını uzun uzun inceliyor mu diye merak etti.

 

Akşamüstüne doğru köpeği gezdirme saati yaklaşınca mutfağı ve oturma odasını toparlamaya koyuldu Oya. Aykut bu saatlerde pek ses çıkarmazdı çünkü hayatta olduğu zamanlardan kalan alışkanlıkla öğleden sonra uykusuna çekilmiş olurdu. Yaşıyorken haftasonları adet edindiği bu uykular, öldükten sonra sanki hiç bitmeyen bir tatile girmişçesine her güne yayılmıştı. Oya’nın şikâyeti yoktu aslında, çünkü gün içinde kelimenin tam anlamıyla başını dinleyebildiği yegâne zaman bu oluyordu. Günün ikinci kahvesini de içtikten sonra kahverengi ikili koltuğun minderlerine yapışmış köpek tüylerini fırçaladı, yastıklarını kabarttı. Keşke açık renk koltuklarım olsaydı, diye düşündü. Ama Aykut kahverengi seviyordu, oturaklı renk diyordu. Rengin oturaklısı da nasıl oluyorsa. Halbuki beyaz koltukları, çiçekli yastıkları olsa içi açılırdı her gün baktıkça. Sinirini vurarak kabarttığı yastıklardan çıkarttı. Altın rengi tüyler minderlerden uçuşup havaya karıştıkça salon kapısının dibinde yatan labrador utanmışçasına kafasını ön patilerinin arasına gömdü. Oya bir kahkaha atıp “Tarçın, senin suçun yok kızım. Bir suçlu varsa o da…” deyip devamını getiremedi, ama köpek anlamışçasına bir kez havladı, sonra oyuncak topunu dikkatle ısırmaya koyuldu. Tarçın’ı düşüğünden birkaç ay sonra sürpriz niyetine getirmişti kocası. Bir akşam iş dönüşü kucağında sarı bir yavru labradorla kapının önünde belirivermişti habersiz. Hayvanları severdi Oya, ama bu büyük bir karardı, ona danışılmadan alınmasına içerlediği bir karar. “Beraber bakacağız bu yavruya, sabah yürüyüşüne çıkarınca biz de spor yapmış oluruz hem” demişti Aykut köpeği Oya’nın kucağına koyarken.

 

İlk hafta gerçekten de Tarçın’ın bakımına yardım etti kocası. Birkaç kez çiş ve kaka temizledi, hayvanı bahçeye oynamaya çıkardı, veterinere götürüp aşılarını yaptırdı. Sonra işlerinin yoğunluğundan bahsetmeye başladı, “Sen nasılsa evden çalışıyorsun” dedi, önce çiş temizlemeyi, sonra yürüyüşe çıkarmayı, en son da mama vermeyi bıraktı. Ama Oya’ya görevlerini hatırlatmayı hiç bırakmadı. “Tarçın bugün gezdi mi?”, “Bu hayvanın oyuncakları da her yerde!”, “Şu tüyleri temizlemeyecek misin?” cümleleri her gün duyulur oldu evde. Köpeği eve getirenin Aykut olduğu unutuldu, bakımı Oya’nın doğal uzantısı ve görevi addedildi, her türlü kusur onun hanesine işlendi. Şimdi bile ne zaman köpeği gezdirmeye çıksa Eşçip’teki kocası, “Tasmasını tak, bak komutları unutuyor hayvan, otur desene.. Ödül kemiğini yanına almadın mı? Otur kızım, otur Tarçın, Oya söylesene otursun” diye kendisini duyan tek kişi olan karısının başının etini yiyordu.

 

Oturma odasından açık mutfağa geçti Oya, masayı ve tezgâhı sildikten sonra bulaşıkları makineye yerleştirmeye başladı. O sırada Aykut’un esnemesi duyuldu. Eşçip’lerin uykuya ihtiyacı yoktu, tıpkı yemeğe ya da tuvalete ihtiyaçları olmadığı gibi. Bu öğle uykuları Oya’ya kafa dinginliği verse de sinirini bozan bir yanı da vardı. Zaten hiçbir şey yapmayan bir çip ne demeye bir de uyuyordu? “Şarap kadehlerini alt rafa koyma, pervaneye takılıp kırılıyorlar sonra.” Aykut iyice uyanmış, direktiflere başlamıştı bile. “Mavi kâseleri de üst göze koy, boyaları solmasın. Köpeği gezdirdin mi? Bir de şu kahküllerini kısalttırmanın zamanı geldi, görüşümü engelliyorlar.” Kocası konuşmaya devam ederken kulağındaki minifonuna bir çağrı geldi. Annesi arıyordu. Katlanıp ufaltılarak kulakta bir aksesuar gibi taşınan minifonlara bir türlü alışamayan annesi, hâlâ eski model akıllı telefonundan yapıyordu aramaları. “Kulağıma kaçacak diye korkuyorum, ne o öyle küçücük” demiş, minifonu denemeyi bile reddetmişti. Oya, hiç değilse ev telefonu sevdasından vazgeçirebildim, diye düşünerek çağrıyı yanıtladı.

“Kızım n’apıyorsun? Aramasak hiç arayacağın yok” diye her zamanki girişini yaptı annesi.

“Ne yapayım anne, bir yandan çeviri yetiştirmeye çalışıyorum, bir yandan da evin işleri işte.” Aykut sessizliğe bürünmüştü, herhalde bir şeyler düşünüyordu ya da hafif hafif uyukluyordu. Oya bunu fırsat bilip telefona fısıldadı: “Anne ben Aykut’a– yani Eşçip’e dayanamıyorum artık. Doktorla görüşüp çıkartma işlemini sormayı düşünüyorum.”

“Aa neler diyorsun kızım, olur mu öyle şey? Ölü de olsa kocan o senin.”

“Ama anne..”

“Bak baban da yanımda, bir şey diyecekmiş.”

O sırada Aykut geri geldi, “Oya telefonda mısın? Köpeği çıkarmadın mı hâlâ?”

Telefonun öbür yanından yaşlı bir erkek, sesini duyuramayacağı endişesiyle “Oya, Aykut orada mı? Söyle de borsaya bir baksın, bizim hisseler ne olmuş” diye bağırıyordu.

“Bakacağım baba, ama Oya bir türlü açmıyor siteyi, bu akşam bakayım, Oya dediklerimi tekrarlasana babana”

“Oya, kızım haftasonu teyzenler bize gelecek, siz de yemeğe gelsenize. Sakın köpeği getirmeye kalkma ama yine, zaten hiç anlamıyorum, evin içinde köpek mi olurmuş…”

“Oya, Aykut’a borsayı sordun mu? Batacağız, üç kuruş emekli ikramiyem de gidecek, aç kalacağız”

“Oya, bak bu sefer gelirken hanım hanımcık giyin, sakın yine öyle evsizler gibi yırtık kotlar giymeye kalkma, rezillik vallahi”

“Oya, cevap versene annenlere, geliriz tabii anneciğim, Oya da ölmeden önce ona aldığım kalem eteği giyer, ne yaptın o eteği Oya? Giydiğini hiç görmedim. Oya?”

 

***

Ertesi gün Aykut öğle uykusuna çekilince Oya ilk iş olarak minifonu kulağından çıkarıp katlarını açarak eskinin akıllı telefonlarıyla aynı boyda, ama kağıt inceliğindeki haline getirdi. Uygulamaları böyle kullanmak kolayına geliyordu, kim bilir belki annesine umduğundan daha çok benziyordu. Belki o da eskinin eli dolduran telefonlarını özlüyordu gizliden gizliye. Eşçip’i taktırdığı hastanenin uygulamasını bulup ilk fırsatta aramak üzere minifonuna indirdi. Aygıtı katlayıp kulağına geri takarken o sırada çevrimiçi olan üniversiteden arkadaşı Su’dan bir sesli mesaj geldi: “Oya kızım nerelerdesin, hiç sesin soluğun çıkmıyor?” Oya, hızlıca Aykut’u ve Eşçip’i anlattı arkadaşına. “Valla kızım” dedi Su, “biliyorsun ben öyle çip mip anlamam, Erdal da ben de taktırmamıştık zaten. Ama boşanalı bir sene oldu, hâlâ adamın sesi beynimden gitmedi!” Sesini kalınlaştırarak eski kocasını taklit etti, “O pantolonu giyme Su, eteğin çok kısa Su, yemeğe dereotu mu koydun Su?” Biliyor musun, hâlâ kendi yemeğime dereotu koyamıyorum, sanki her an kapıyı açıp içeri dalıverecek, yine bir ot yüzünden bağırmaya başlayacak gibi hissediyorum. Sana kolay gelsin valla, işin zor.”

***

 

Oya, Aykut uyanmadan hastaneyi aramayı başardı.

“Merhaba, Eşçip için görüşecektim”

“Bu ay yeni bir model geldi, ilgilenir misiniz?” diye şakıdı karşıdaki genç kadın sesi.

“Hayır, ben çıkartmak için bilgi almak istiyorum” deyince şakıyan ses sustu, hattı doktora bağladı.

“Merhaba, ne için aramıştınız?”

“Merhaba Ali Bey. Ben Oya İzdeş, Eşçip operasyonumu sizin hastanenizde olmuştum. Çıkarttırmak için nasıl bir yol izlemem gerekiyor diye soracaktım.”

“Hastanemizde en son çıkan ürünler, yüzde yüz memnuniyet garantisiyle takılmaktadır Oya Hanım. Bir şikâyetiniz varsa hemen ilgilenelim.”

“Hayır bir şikâyetim yok, ben sadece-“

“İsterseniz sizi tanıtım amacıyla bir sonraki modele geçirebiliriz. Üstelik çok küçük bir ücret farkıyla”

“Anlatamadım galiba, ben Eşçip’i çıkarttırmak istiyorum. Kafamın sadece bana ait olmasını istiyorum, anlıyor musunuz?”

Doktor “Çattık” dercesine içini çekti. “Bakın Oya Hanım, bu tür şeyler her ailede olur. Kocanızla konuşup anlaşmaya çalışın; evliliğinizi bozmaya ne gerek var? Mucize bir teknolojiyle evliliğiniz ölümden sonra bile sürebiliyorken neden yuvanızı yıkasınız?”

Oya, Aykut’un uyanmak üzere olduğunu hissediyordu.

“Bana çıkartma işlemi için gün verin lütfen” diye fısıldadı.

“Maalesef hastanemiz Eşçip operasyonları yüzünden çok yoğun. Size verebileceğim en erken tarih bir yıl sonrası.”

“Bir yıl mı? Takma işlemini cenazenin ertesi günü yapmıştınız ama” dedi Oya hayâl kırıklığı ve öfkeden nefes nefese. Doktor soruyu duymazdan geldi: “Boşuna başka bir yer aramayın Oya Hanım, Eşçip’i çıkartma yetkisi yasal olarak sadece bizim hastanemizde mevcut.” Aykut bedensiz haliyle geriniyormuş gibi sesler çıkarmaya ve esnemeye başlayınca zaten faydasız olan görüşmeyi sonlandırıp minifonu kulağından çıkardı, bıkkınlıkla sehpanın üzerine bıraktı. Sonra kanepede yatan köpeğin yanına uzanıp doktorun dediklerini düşündü. Eşçip’i de, kullandığı minifonu da üreten aynı firmaydı. Üstelik çipin takıldığı hastane zincirini de yakın zamanda satın almışlardı. Birkaç gün önce gazetede okuduğu haber aklına gelince ürperdi. Kürtaj haplarını üreten ilaç şirketini satın alan ve hapların kontrolünü devlete veren de yine aynı teknoloji firmasından başkası değildi.

 

Nefes alamıyormuş gibi kalbi sıkıştı genç kadının. Aykut’un sesi arkaplanda yine bir şeylerden şikâyet etmeye başlamıştı bile. Kocası, kürtajını yapan doktor, Eşçip’i üreten firma, hastane, ailesi, sanki hepsi aynı kişiydiler ve hep birlikte Oya’nın üzerine çullanmış, nefes almasını engelliyorlardı.

 

***

Akşam yemeğinden sonra ne zamandır bir kenarda duran makyaj çantasını açıp içinden bir iki şey seçti Oya. Mutfak çekmecesinden el işi çalışmaları için alıp hiç kullanmadığı maket bıçağını çıkardı, hepsini sabunla yıkayıp tencerede kaynayan suya attı. “Ne yapıyorsun?” diye sordu Aykut bu hummalı çalışmaya anlam veremeyerek. “Köpek salyalarını bulaştırmış da, temizliyorum” diye yanıtladı Oya mekanik bir sesle, dikkati yaptığı işte. “Ne zamandan beri temizliğe bu kadar önem verir oldun sen?” deyip güldü Aykut; ama kestiremediği bir nedenden tedirgin olmuş gibi cılız çıktı sesi. Oya kaynattığı aletleri temiz bir örtü üzerinde mutfak masasına serdi yan yana, bir adet maket bıçağı ve iki farklı boyda cımbız. Banyodaki ecza dolabından aldığı gazlı bezle yatak odasından getirdiği yuvarlak makyaj aynasını da masaya yerleştirdi. Saçını sımsıkı bir atkuyruğu yaptı, ellerini iyice yıkayıp masaya oturdu. “Kaşlarını mı alacaksın? Zamanı gelmişti zaten. Çok inceltme yalnız, hiç doğal durmuyor” dedi Aykut, Oya’yı kadının kendi gözlerinden izlerken. Oya, Aykut’u duymadı bile, gözü yuvarlak aynadaki yansımasına takılmıştı. Kendi yüzünü özlemek diye bir şey mümkün olabilir miydi? İri kahverengi gözleri, hafif kemikli burnu, makyajsız cildi hoşuna gitti. Sol eliyle yanağına dokundu, yüzünü ilk kez keşfediyormuş gibi parmak uçlarıyla okşadı yanağını. Sonra eli biraz yukarı çıktı, şakağının kaşıyla birleştiği yerdeki ince deriye dokundu. Parmağını hafifçe bastırınca, eline minicik bir şey değdi. O kadar belli belirsizdi ki, bir an gerçekten orada olduğundan emin olamadı. Aykut’un endişesi arttı, “Oya, n’apıyorsun? Yine ne saçma işler peşindesin kim bilir. Oya cevap versene!”

 

Genç kadın parmağını çipin üzerinden ayırmadan sağ eliyle maket bıçağını alıp kaşının bittiği yere ufak bir kesik attı. Canı acımadı bile, zaten çip derinin hemen altındaydı. Büyük cımbızla kesiği tutarken, küçük cımbızın yardımıyla teninin altında parlayan küçücük metal parçasını kavrayıverdi. Ne kadar da kolaydı işte. İnsanlara çiplerini çıkartmak için hastanelere gitmek zorunda olmadıklarını söylemeliyim, diye düşündü. Hiçbir kadın kafasında bu seslerle yaşamayı hak etmiyordu.

 

Aykut neredeyse duyulmaz olan küçücük sesiyle “Oya yapma, neden bunu yapıyorsun, mesele kaşların mı? Ben şaka yaptım, karıcığım, hayır, lütfen, hayır” diyordu. Oya aynaya dikkatle bakarak yavaşça çekip çıkardı çipi. Sessizlik. Cımbızın ucunda duran, kare şeklindeki küçücük, yassı, sarı teneke parçasını çevirdi elinde. “Bunca mutsuzluğa neden olan bu ufacık şey miydi yani?” dedi kendi kendine, sonra teneke parçasını çöp öğütücüsüne atıp aleti çalıştırdı. Öğütücünün gürültüsüne Oya’nın kahkahaları eşlik etti. Dakikalarca, karnı ağrıyana, gözlerinden yaşlar akana dek güldü. Gülmekten yorulmuş halde yere çöktüğünde uzaktan kendisini izleyen köpeğini fark etti, bu sefer daha sakin bir kahkaha atıp köpeği yanına çağırdı, sımsıkı sarıldı hayvana. Ellerinin tersiyle gözünden akan yaşları silerken, “Yarın ilk iş bu koltukları atıp yeni bir kanepe alalım mı evimize Tarçın, ne dersin kızım?” dedi Oya. Tarçın bir kez havladı.

 

görsel

 

Reklamlar

4 thoughts on “Eşçip

  1. Harika bir öykü! Sonuna kadar soluksuz okudum. Türkiye’deki çeviri ve telif feminist spekülatif eserler üzerine bir tez çalışması yürütüyorum. Öykünüze tezimde yer vermek isterim. Acaba bir iletişim adresi verebilir misiniz? Bu öyküyü yazarken nelerden ilham aldınız, feminist spekülatif kurgularla ilk ne zaman ne şekilde tanıştınız, öğrenmek isterim.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s